top of page

Kintsugi Geleneğinin HIV ile ne ilgisi olabilir? Kırılma Noktasından Sonra Yeni Bir “Ben”: HIV Tanısını Ferdi Bir Devrime Dönüştürmek

4 gün önce
12 dakikada okunur

Türkçede #hivbilgisi alanındaki istikrarlı yazıları ile kalemine güvenilen ve merak edilen sivil bir kalemi olabilmiş yazarı Arda Karapınar - Panosian’dan ilginç bir yazı: Kintsugi Geleneğinin HIV ile ne ilgisi olabilir? 

Kırılma Noktasından Sonra Yeni Bir “Ben”: HIV Tanısını Ferdi Bir Devrime Dönüştürmek

Bir insan ciddi bir travmadan, kırılmadan sonra aynen, tam da eskisi gibi olabilir mi? Eğer ilk sorunun cevabı “evet” ise ikinci soru; o insan aynen eskisi gibi olmak zorunda mıdır? Kırılan bir şeyin değeri, eski hâline ne ölçüde dönebildiğiyle mi belirlenir, yoksa kırılmayla birlikte kazandığı yeni biçimle de ilişkili olabilir mi? Kintsugi Geleneğinin HIV ile ne ilgisi olabilir?


Düzenli takipçilerimiz ve konunun meraklıları için,  herkesin ve herkes için #hivbilgisi kaynağı www.kirmizikurdele.org ‘de



Yayıma hazırlayan: Arda Karapınar - Panosian, Düşünür, Yazar, HIV Glasgow Konferansı Bilim Kurulu Üyesi

Yayım tarihi: Ekim 22, 2026



Bir insan ciddi bir travmadan sonra aynen, tam da eskisi gibi olabilir mi? Eğer ilk sorunun cevabı “evet” ise ikinci soru; aynen eskisi gibi olmak zorunda mıyız? Kırılan bir şeyin değeri, eski hâline ne ölçüde dönebildiğiyle mi belirlenir, yoksa kırılmayla birlikte kazandığı yeni biçimle de ilişkili olabilir mi?


Japonların kırılmış seramikleri lak ve altın tozuyla onardığı Kintsugi geleneği, bu sorulara yalnızca estetik bir cevap vermiyor, aynı zamanda hasar, onarım, süreklilik ve kimlik hakkında tefekkür etmemize de imkan sağlıyor.

Kintsugi Geleneği ve HIV I Arda Karapınar - Panosian
Kintsugi Geleneği ve HIV I Arda Karapınar - Panosian

-- Peki, Kintsugi ile HIV arasında nasıl bir bağ kurulabilir?


Pozitif HIV tanısı, kişinin yaşamında meydana gelen bir kırılma olarak düşünülebilir mi? Bir insan bu kırılmanın ardından kendisiyle ve dünyayla ilişkisini yeniden ve hatta daha da sıkı fıkı bir biçimde kurabilir mi? Ve en önemlisi, bütün bunları yapabilmek için yaşadığı acıyı yüceltmesi ya da başına gelenlerden mutlaka bir anlam çıkarması mı gerekir?HIV ile yaşayan insanların deneyimlerini bu sorular üzerinden düşünmek, Kintsugi’yi basit bir motivasyon metaforunun ötesine taşımamızı sağlayabilir. İlginizi çektiyse; buyurun birlikte tefekkür edelim.


– Bir Tanı, Bir Kırılma Noktası: Hayatın “Öncesi” ve “Sonrası”


İnsan ömründe bazen öyle anlar olur ki düz çizgisel zaman algımız, adeta bir bıçak darbesiyle “öncesi” ve “sonrası” olarak ikiye bölünür. Beklenmedik bir kayıp, ani bir ayrılık, ağır bir hastalık deneyimi veya bir doktordan duyulan “HIV testiniz pozitif geldi” cümlesi…


Herkes için aynı anlamı taşımamakla birlikte, pozitif HIV tanısı almak da bazı insanlar için böyle bir kırılma noktası olabilir.


Tanıyla birlikte gelecek sorunlar yalnızca sağlıkla ilgili olmayabilir, daha doğrusu;  olmayacaktır. Kişi kendi bedeniyle ilişkisini, cinselliğini, yakın ilişkilerini, geleceğe dair tasarılarını, kariyer planlarını, aile kurmak ya da sürdürmek, ebevenylik vb. toplum içindeki yerini yeniden düşünmek, ölçmek, biçmek, tartmak zorunda hissedebilir, ki bu sürecin boşa koysan dolmuyor, doluya koysan almıyor bir süreç olabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek! Kişinin daha önce hiç sorgulamadığı kabulleri temelden sarsılabilir, üzerine yıkılabilir, geleceğe ilişkin korkular, yakın çevrenin  ve toplumun olası negatif tepkilerine dair kaygılar ve damgalanma ihtimali gündeme gelebilir.


Bununla birlikte, bu süreci herkesin benzer biçimde tecrübe etmediğini vurgulamak da önemli elbette. Kimi insanlar yoğun bir kaygı yaşarken kimileri tanıyı görece sakin karşılayabilir. Bazıları için asıl zorluk pozitif HIV tanısının sağlık boyutundan çok, toplumun HIV hakkındaki yanlış bilgileri ve ayrımcı tutumları, yani meselenin sosyal boyutudur. Bazılarıysa tanıdan sonra hayatı hem genel hem özel olarak eskisinden farklı değerlendirmeye ve deneyimlemeye başlayabilir.


Dolayısıyla HIV tanısını mutlak bir travma olarak tanımlamak yerine, kişinin yaşam koşullarına, önceki deneyimlerine, destek mekanizmalarına erişim imkanlarına ve toplumsal çevresine bağlı olarak farklı anlamlar kazanabilen bir dönüm noktası olarak ele almak kesinlikle daha sağlıklı olur.


Günümüzdeki etkili, virüsü baskılayan ve bulaş engelelleyen antiretroviral (ART) ilaç tedavisi sayesinde HIV, yönetilebilen kronik bir sağlık durumudur. Tedaviyle viral yükün kalıcı olarak belirlenemeyen düzeye indirilmesi, cinsel yolla HIV bulaşmasını önler (Bkz: Belirlenemeyen = Bulaştırmayan - B=B - www.kirmizikurdele.org/b-b )


(Bulaşmayan değil BULAŞTIRMAYAN. Çünkü  belirlenemeyen şey virüs bulaştırmayan ise kişidir ve bu mesaj virüs ile değil kişi ile ilgili bir mesajdır. Pozitif–İz gibi temel mesajı inkar ederek, ipe un sermekte ısrar eden bazı sivil toplum kuruluşları ve inisiyatiflerin çocukça bir inat yüzünden bulaştırmayan yerine bulaşmayan diye tutarsız bir çeviri  uydurmuş olmaları bu gerçeği değiştirmez) 


Bu net ve tartışmasız bilimsel kanıt, HIV ile yaşayanların sağlıklı ve uzun bir ömür sürmeleri için güçlü bir temel sunuyor. Ancak bilimsel ilerlemenin sağladığı olanaklar ile, kişinin kendisiyle, geçmişiyle ve toplumla kurduğu ilişkiyi yeniden değerlendirmesi elbette aynı şey değildir.


Tıp bilimi, HIV ile yaşayan kişinin, ömrünü mümkün mertebe sağlıklı sürdürmesine yardımcı olabilir. Ancak hayatın fert için ne anlama geldiğini keşfetmek başka bir boyuttur, ki bu felsefenin, psikolojinin, maneviyatın ve daha bir çok disiplinin konusudur.


– Dirençten Öte Bir Şey: Travma Sonrası Büyüme


Psikolojide travmatik deneyimler denildiğinde sıklıkla Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) akla gelir. Oysa travmatik veya sarsıcı deneyimlerin ardından ortaya çıkabilecek bütün psikolojik süreçler, yalnızca belirtiler ve kayıplar üzerinden açıklanamaz.


Bunun farkında olan psikologlar Richard G. Tedeschi ve Lawrence G. Calhoun, 1990’larda geliştirdikleri çalışmalarla Travma Sonrası Büyüme (TSB; Post-Traumatic Growth) kavramını psikoloji literatürüne kazandırdılar.


Travma sonrası büyüme, kişinin değerlerini ve inançlarını sarsan bir vakanın ardından yaşamın anlamını, kişisel gücünü, ilişkilerini, yeni olanakları sorgulamasını ve/veya varoluşsal ve manevi meseleleri bağlamında önemli radikal değişimler yaşayabilmesini ifade eder.


Burada iki kavramı birbirinden ayırmak gerekir.


Psikolojik dayanıklılık, güçlükler karşısında işlevselliği sürdürebilme veya yeniden kazanabilme kapasitesidir. Travma sonrası büyüme ise kişinin yaşadığı sarsıntının ardından kendisi ve yaşamı hakkında yeni bir bakış açısı geliştirmesiyle ilgilidir.


Bunlar birbirini dışlayan süreçler değildir. Üstelik büyüme, kişinin mutlaka daha güçlü, daha mutlu veya her bakımdan daha iyi bir insan hâline geldiği anlamına gelmez.


HIV tanısı alan bir kişi, örneğin sağlığını korumaya daha fazla önem vermeye, kendisine zarar veren ilişkilerini gözden geçirmeye, sınırlarını daha açık biçimde belirlemeye veya kendisi için gerçekten önemli olan şeylere daha fazla zaman ayırmaya başlayabilir. Bir başkası, daha önce başkalarının beklentilerine göre sürdürdüğü yaşamını sorgulayabilir. Bir diğeri, HIV hakkındaki yanlış bilgilerle mücadele etmeyi veya başka insanlara destek olmayı yaşamının önemli bir parçası hâline getirebilir.


Ancak bunlar yalnızca bazı ihtimallerdir ve herkesin mutlaka yaşaması beklenen sonuçlar değildir.


Travma sonrası büyümenin değeri, kişinin acı çekmiş olmasında değil, yaşadığı deneyimin ardından kendi yaşamıyla kurduğu ilişkinin değişebilmesindedir.


Pozitif HIV tanısı alan bir insanın -ihtiyaç duyuyorsa- kendisini yeniden inşa etmesi için acısını kanıtlaması, yaşadığı güçlüğü bir başarı hikâyesine dönüştürmesi veya başkalarına ilham vermesi gerekmez. Tanıyı kabullenmek, tedaviye devam etmek, destek almak ya da yalnızca hayatını yaşamaya devam etmek de başlı başına yeterli ve anlamlı olabilir.


– Kintsugi: Kırıkları Gizlemek Yerine Onarımla İlişki Kurmak


Japon Kintsugi geleneğinde kırılmış vazo, sürahi, kase vb. eşyalar, lak esaslı geleneksel bir malzemeyle birleştirilir; onarım çizgileri altın veya başka değerli metallerle görünür hâle getirilir. Bu uygulama, Japon seramik onarım geleneğinin bir parçasıdır ve günümüzde çoğu zaman kusur, geçicilik, yaşanmışlık ve onarım üzerine düşünmek için bir metafor olarak kullanılır.


Ancak Kintsugi’nin HIV ile ilişkisini derinleştirmek istiyorsak, onu yalnızca “kırılan şey altınla daha güzel olur” cümlesine indirgeyemeyiz.


Çünkü bu ifade, ilk bakışta etkileyici görünse bile (ki, ilk bakışta bile etkileyici değil) beraberinde önemli bir sorun getirerek her kırılmanın, kırığın, çatlağın, yaranın mutlaka güzelliğe dönüşmesi gerektiğine dair bir estetik tahakküme dönüşebilir. Oysa hayatta her kayıp ille de ve hem de estetik bir biçimde telafi edilmez, her yara bütünüyle kapanmaz ve her sarsıntı kişiyi daha güçlü kılmaz.


Kintsugi’den çıkarılabilecek elzem ve latif ders, kırılmanın kendisini güzelleştirmek değil, kırılmış olanla nasıl bir ilişki kurulabileceğini yeniden düşünmektir.


1. Onarım, kırılmayı inkâr etmek değildir


Kintsugi’de amaç, seramiğin hiç kırılmamış olduğu yanılsamasını yaratmak değil. Onarımın kendisi, nesnenin tarihinin ve zamansız hikâyesinin bir parçası olarak görünür kalabilir.


Bunun HIV ile yaşayan bir fert açısından karşılığı, HIV tanısını hayatının merkezine yerleştirmek olmadığı gibi, onu hiç yaşanmamış saymaya çalışmak da değil.


Kişi HIV ile yaşadığını kabul etmekle beraber, bu bilgiyi bütün kimliğine ve gündelik hayatına hükmeden bir tanıma dönüştürmeyi reddedebilir. Çünkü HIV tanısı yaşam öyküsünün bir parçası olabilir ama yaşam öyküsünün tamamı değildir.


Burada kabul etmekle teslim olmak arasındaki fark bence bir hayli önemli. Kabul, yaşanan gerçeği olduğu gibi tanımaktır. Teslimiyet ise bu gerçeğin kişinin bütün olanaklarını belirlemesine ve hatta kişiyi ve kişiliğini ezmesine izin vermek anlamına gelebilir.


Elbette herkes tanısıyla aynı ilişkiyi kurmak zorunda değildir. Kişinin HIV'i ne ölçüde kimliğinin bir parçası olarak gördüğü, zaman içinde değişebilir. Kintsugi’nin sunduğu düşünsel zenginlik olanağı, tek bir doğru tutum dayatmak değil, farklı dönemlerde farklı ilişki kurma biçimlerini mümkün görmek, bunları denemek, tekrar denemek, tekrar denemektir.


2. Onarılan nesne, kırılmadan önceki nesnenin kopyası ya da aynısı değildir


Kintsugi’nin en önemli çağrışımlarından biri, onarımın mutlaka eski biçime dönüş anlamına gelmemesi.

Kırılmış ve onarılmış bir nesne, geçmişteki bütünlüğünü yeniden kazanırken aynı zamanda yeni bir hikâye de kazanır. Onarım çizgileri, onarım dokunuşları, nesnenin sadece yeni biçimini değil, yaşadığı değişimi de görünür kılar.


HIV tanısı sonrasında da bazı insanlar kendilerini eskisinden farklı hissedebilir. Öncelikleri değişebilir, ilişkilerini yeniden değerlendirebilir, daha önce erteledikleri kararları alabilir veya yaşamlarını yeni bir anlayışla düzenleyebilirler.


Bu değişim, tanıdan önceki kişiliğin ortadan kalktığı ya da mutlaka daha üstün bir kişiliğin ortaya çıktığı anlamına gelmez. İnsan zaten zaman içinde değişen, çelişkiler taşıyan ve kendisini yeniden yorumlayabilen bir varlıktır;  ki bu heykel beyle ilgili bir yazının doğrudan konusu olmamakla beraber, hayvan ile insansıyı ve insansılarla insanı ayıran en temel, en görkemli detaydır zannımca.


Dolayısıyla burada söz konusu olan, eski benliğin yıkılıp yerine kusursuz bir yenisinin kurulması değildir. Geçmişiyle bağını koruyan ama geleceğini geçmişin koşullarıyla sınırlamak zorunda olmayan bir benlik anlayışıdır.


Yeni bir “ben”, eski benliğin başarısızlığının telafisi değil; insanın değişebilme kapasitesinin muhteşem bir ifadesidir.


3. Altın çizgiler acının ödülü değildir


Kintsugi metaforunun en dikkatli yaklaşılması gereken detayı budur.


Altınla belirginleştirilen onarım çizgilerini, yaşanan acının insanı değerli kılan bir ödül gibi yorumlamak kolaycılık olur, sığ bir yorum olur. Ancak bu yorum hem felsefi hem de etik açıdan sorunludur.


İnsan acı çektiği için daha değerli değildir. HIV tanısı aldığı için daha bilge, daha duyarlı veya daha derin bir insan olmak zorunda da değildir.


Üstelik HIV ile yaşayan kişilerin karşılaştığı güçlüklerin önemli bir bölümü virüsün kendisinden değil; ayrımcılıktan, yanlış bilgilerden, mahremiyet ihlallerinden, dışlanma korkusundan ve sağlık hizmetlerine erişimdeki eşitsizliklerden kaynaklanır.


Bunları romantikleştirmek, sorumluluğu toplumdan alıp bireyin omuzlarına yükleme riski taşır. Kişiye, kendisine yapılan haksızlıkların üstesinden gelerek daha iyi bir insan olması gerektiğini söylemek, farkında olmadan yeni bir baskı yaratabilir.


Kintsugi’nin daha savunulabilir yorumu şudur: Onarımın mümkün olması, kırılmanın gerekli veya iyi olduğu anlamına gelmez.


Bir insan yaşadığı deneyimden anlam çıkarabilir; ama çıkarmayabilir de. Büyüyebilir; ama aynı zamanda öfkeli, üzgün, yorgun veya kararsız kalabilir. Bunların hiçbiri onun yaşamını yanlış yaşadığı anlamına gelmez.


Bu yüzden, ben şöyle demeyi tercih ediyorum; o yeni altın çizgiler, acının, ızdırabin ödülü değil, onarımın mümkün olmasının şiirsek bir simgesi olarak düşünülebilir.


4. Her çatlak bireysel çabayla onarılamaz


Kintsugi örneği, onarımı yalnızca kişinin iradesine ve yeteneğine bağlamamamız gerektiğini de hatırlatmalı.


Bir seramiğin onarılması için uygun malzemelere, zamana ve beceriye ihtiyaç var. Benzer biçimde, insanların yaşadıkları sarsıntılarla baş edebilmeleri de yalnızca kişisel güçlerine bağlı değil.


Güvenilir sağlık hizmetleri, tedaviye sürekli erişim, psikolojik ve sosyal destek, ayrımcılıktan korunma, ekonomik güvence ve kişinin kendisini güvende hissedebildiği her türlü ilişki bu süreci etkiler.


HIV ile yaşayan bir kişiye “Kendi kırıklarını altınla onar” demek, onu desteklemekten çok, yaşadığı bütün güçlüklerin sorumluluğunu kendisine yüklemek olacaktır. Bunun yerine şu soruyu sormak daha anlamlıdır: Kişinin kendi yaşamını yeniden kurabilmesi için hangi koşullara ihtiyaç var ve toplum, tüm katmanları, tüm kesimleri ve imkanları ile bu koşulların oluşmasına destek oluyor mu?Kintsugi metaforunu klişeleşmiş kişisel gelişim söylemi sınırlarından çıkarıp dayanışma, eşitlik ve toplumsal ortak sorumluluk alanına taşıyacak olan soru, bence budur.


– Damgaya Karşı Kendi Hikâyenin Yazarı Olmak


Sosyolog Erving Goffman, 1963 tarihli Stigma: Notes on the Management of Spoiled Identity adlı eserinde, toplumsal damgalamanın insanların kimliklerini ve başkalarıyla ilişkilerini nasıl etkilediğini inceler.


HIV de, tıbbi bir gerçeklik olmasının yanı sıra, hakkında kasten üretilen yanlış bilgiler, safsatalar ve ahlaki yargılar nedeniyle toplumsal damgalanmanın konusu olabilir, oluyor. Buna bağlı olarak, HIV ile yaşayan kişiler kimi zaman hastalıkla, cinsellikle, ahlakla veya bulaşma riskiyle ilgili önyargıların hedefi hâline geliyor. Böylece kişisel bir sağlık durumu ve bilgisi kişinin bütün varlığını tanımlamak ve onu toplumda konumlandırmak için kullanılan bir kara bir etikete dönüşebiliyor.


Kintsugi ile damgalanma karşıtı yaklaşım arasında anlamlı bir bağ kuracağımız nokta ise tam burası işte.


Kintsugi, onarılmış bir nesnenin değerini yalnızca kusursuz görünmesine bağlamaz. Benzer biçimde, insanın değeri de toplumun belirlediği bir normdan ne ölçüde saptığına göre ölçülemez.


Ancak, benzetmeyi dikkatle kurmak gerekir: HIV ile yaşayan insanlar kırılmış nesneler değildir. Damgalanma, onları kusurlu veya eksik olarak tanımlayan bakışın kendisindedir. 


Dolayısıyla onarılması gereken yalnızca bireyin kendisiyle ilişkisi değil, onu değersizleştiren toplumsal anlayış da olabilir.


Paul Ricoeur’ün anlatısal kimlik yaklaşımı da burada zengin bir düşünsel imkân sunar. İnsanlar geçmişlerini yorumlayarak, bugünkü deneyimlerini anlamlandırarak ve geleceklerine ilişkin anlatılar kurarak kimliklerini yeniden değerlendirebilirler.


HIV tanısı alan bir insanın kendi hikâyesinin yazarı olması, yaşadıklarını inkâr etmesi veya toplumdan tamamen bağımsız hâle gelmesi demek değildir. Daha ziyade, başkalarının onun adına yazmaya teşebbüs ettiği ve daralttığı, hikâyeyi sorgulayabilmesi anlamına gelir.


“Evet, HIV ile yaşıyorum. Ama ben bundan ibaret değilim.  Beni tanımlayan, kişiliğimi inşâ eden şey HIV değil. Ben HIV’den önce de vardım, sonra da varım.”Bu cümleler, HIV'i önemsizleştirmek için değil, insanın tek bir tanıya, virüse, hastalığa vb. indirgenemeyeceğini hatırlatmak için önemlidir.


Kişi bir mühendis, sanatçı, akademisyen, ebeveyn, arkadaş, sevgili, aktivist veya bunların hiçbirine indirgenemeyen çok yönlü bir insan olabilir. HIV, sağlık durumuna ilişkin önemli bir bilgidir; ancak insanın bütün kimliğinin yerine geçmek zorunda değildir.


Buradaki özgürleşme, kişinin kendisini mutlaka altınla kaplanmış bir başarı hikâyesine dönüştürmesinde değil, kendi hayatını hangi sözcüklerle anlatacağına ilişkin söz hakkını yeniden kazanmasındadır.


– Ferdi Devrim ve Kolektif Sorumluluk


Bir tanıdan sonra kişinin hayatını yeniden değerlendirmesi, sınırlarını belirlemesi ve önceliklerini değiştirmesi ferdi bir dönüşüm olabilir. Ancak HIV bağlamında bu dönüşümü yalnızca özgür ferdi irade üzerinden açıklamak yeterli değildir.


Çünkü HIV ile yaşayan insanların deneyimlerini ve ilişkilerini belirleyen koşulların tamamı kişisel tercihlerden kaynaklanmaz.


Çünkü yanlış bilgilendirme, ayrımcılık, damgalanma, mahremiyetin ihlali ve eşitsiz sağlık hizmetleri, bireyin kendi başına çözebileceği sorunlar değildir. Bunlar aynı zamanda toplumsal, kurumsal ve politik sorumluluk alanlarıdır.


Bu nedenle HIV tanısını ferdi bir devrimin başlangıcı olarak ele alırken iki düzeyi birbirinden ayırmak gerekir: Kişinin kendi hayatında gerçekleştirebileceği dönüşüm ve bu dönüşümü kolaylaştırması gereken toplumsal değişim.


Bir insan kendi hikâyesinin yazarı olabilir; ancak toplumun o hikâyeyi özgürce yaşayabilmesi için gerekli koşulları oluşturma sorumluluğu da vardır.


Kintsugi metaforunun bu noktadaki anlamı, bütün yükü kırılmış parçaların üzerine bırakmamakta yatar. Onarım, kişinin kendi çabasını içerebilir; fakat güvenli ilişkiler, dayanışma, bilimsel bilgi ve adil kurumlar olmadan her şeyin bireysel iradeyle çözülebileceğini varsayamayız.


HIV ile yaşayan insanların yalnızca hayatta kalmalarını değil, ayrımcılığa uğramadan, mahremiyetlerini koruyarak, sağlık hizmetlerine erişerek ve kendi kararlarını özgürce verebilerek yaşamalarını hedeflemek gerekir.


Bu, kişisel dönüşümün toplumsal adaletle tamamlandığı noktadır.


– Yalnızca HIV ile Yaşayanlara Değil, Hepimize


Kintsugi’nin düşündürdükleri, yalnızca HIV ile yaşayan insanlarla sınırlı değil.


Hepimiz hayatımız boyunca kayıplar, ayrılıklar, hayal kırıklıkları, hastalıklar, dışlanma deneyimleri veya beklemediğimiz değişimlerle karşılaşabiliriz. Bazı deneyimler bizi kendimizle ve dünyayla ilişkimiz hakkında yeniden düşünmeye yöneltebilir.


Ancak burada da aynı ayrımı korumak gerekir: Her acıdan ders çıkarmak zorunda değiliz. Her kaybı bir kazanıma dönüştürmek, her yarayı görünür kılmak veya her deneyimi başkalarıyla paylaşmak zorunda da değiliz.


Bazen onarım, yaşadıklarımızı anlamlandırmaktan geçer. Bazen yardım istemekten, dinlenmekten, bir ilişkiye sınır koymaktan veya haksızlığa itiraz etmekten. Bazen de bir süre hiçbir şey yapamamak, yaşadıklarımızı hemen bir hikâyeye dönüştürmemek gerekir.


Kintsugi bize bütün bunların tek bir biçimi olması gerektiğini söylemez. Onu bir düşünme metaforu olarak kullandığımızda, onarımın her zaman geçmişe dönmek anlamına gelmediğini ve bir insanın değerinin hiç kırılmamış olmakla ölçülemeyeceğini hatırlayabiliriz.


Üstelik her çatlağı görünür kılmak zorunda da değiliz. Bir insanın tanısını açıklamak, yaşadığı deneyimleri başkalarıyla paylaşmak veya bunlardan kamusal bir anlam çıkarmak isteğe bağlıdır. Mahremiyetini korumak da kendi hikâyesi üzerindeki söz hakkının bir parçasıdır.


– Bilim olanaklar yaratır, insanlık onlara anlam katar, dayanışma ise bu anlamlı olanakların herkese ulaşmasını sağlar. Bu yüzden,  –HIV dâhil hiçbir– olgu sadece mağdurları; hepimizi ilgilendirir.


www.kirmizikurdele.org  olarak on yıldır, kanıt temelli aktivizmi ve herkes için doğru ve güvenilir #hivbilgisi’ni merkeze alıyoruz. HIV ile ilgili yanlış bilgilerin, korkuların ve damgalayıcı söylemlerin karşısında bilimsel kanıtları savunuyoruz.


Bilim, etkili HIV tedavisinin önemini ve belirlenemeyen viral yükün cinsel yolla bulaşmayı önlediğini açıkça ortaya koyuyor: Belirlenemeyen = Bulaştırmayan (B=B).


Burada, doğru kelimeleri seçmek de önemlidir. B=B, belirlenemeyen viral yüke ulaşmış ve bunu tedaviyle sürdüren kişinin HIV'i kondom kullanmasa bile cinsel yolla partnerine bulaştırmadığını ifade eder. Mesaj, virüsün kendisi hakkında değil, kişinin viral yükü ve bulaştırıcılığı hakkındaki bilimsel bir gerçeği anlatır. Bu nedenle “bulaştırmayan” ifadesi, mesajın öznesini ve anlamını doğru biçimde korur.

Bilimin sağladığı bu kanıtlı bilgi, HIV ile yaşayan insanların yaşamlarını korku ve yanlış inanışlar tarafından belirlenmek zorunda kalmadan sürdürebilmelerine katkıda bulunur.


Bununla birlikte, tıbbi olanaklarla kişisel anlam arayışı birbirine karıştırılmamalıdır. Tedaviye erişmek, viral yükü kontrol altında tutmak ve sağlık hizmetlerinden yararlanmak somut, kanıta dayalı gerekliliklerdir. Travma sonrası büyüme ise herkes için öngörülebilen veya ölçülmesi gereken bir sonuç değildir.


Yani; Kintsugi HIV'in bir metaforu veya tıbbi bir açıklaması değildir. HIV ile yaşamanın ne anlama gelebileceğini, kişinin kendisiyle ilişkisini nasıl yeniden kurabileceğini ve toplumsal damgalanmanın karşısında insan onurunu nasıl savunabileceğimizi düşünmemize yardımcı olabilecek bir felsefi benzetmedir.


Kırılmış bir seramiğin onarılması, onun hiç kırılmamış olduğu anlamına gelmez. Fakat kırılmış olması da onun artık hiçbir değer taşımadığı anlamına gelmez.


İnsan için de benzer bir düşünce geliştirilebilir: Yaşadıklarımız bizi değiştirebilir ama değerimizi belirlemek zorunda değildir. Geçmişimiz hikâyemizin bir parçasıdır; geleceğimizin bütün sınırlarını çizmek zorunda değildir.


Belki de Kintsugi ile HIV arasındaki en anlamlı bağ buradan neş’et eder: Mesele, kırılmayı güzelleştirmek değil; kırılmanın insanın hakiki değerini belirlemesine izin vermemek ve onarımın mümkün olduğu koşulları birlikte yaratmaktır.


Kendi hikâyenizin hem yazarı hem anlatıcısı olmayı denemekten asla vazgeçmeyin. Ama hikâyenizi mutlaka bir başarı öyküsüne dönüştürmek zorunda da hissetmeyin. Çünkü özgürlük sadece ne yapmak istediğimize ya da istemediğimize karar verebilmek değil, yaşadıklarımızı nasıl anlamlandıracağımıza kendimizin karar verebilmesidir.


Özünüze, bedeninize ve hikâyenize iyi bakın. Arda Karapınar - Panosian Instagram: @minasardapanosian X/Twitter: @MAPanosian



Kaynaklar ve İleri Okuma


  • Tedeschi, R. G., & Calhoun, L. G. (1996). “The Posttraumatic Growth Inventory: Measuring the Positive Legacy of Trauma.” Journal of Traumatic Stress, 9, 455–471. Travma sonrası büyümenin kavramsal çerçevesi ve ölçümü.

  • Goffman, E. (1963). Stigma: Notes on the Management of Spoiled Identity. Toplumsal damgalanma ve kimlik üzerine temel çalışma.

  • Ricoeur, P. (1991). “Narrative Identity.” Philosophy Today, 35(1), 73–81. Anlatı ve kimlik ilişkisi üzerine felsefi inceleme.

  • Prevention Access Campaign. Undetectable = Untransmittable (U=U). B=B mesajının bilimsel dayanakları ve iletişimi.

  • World Health Organization (WHO). HIV hakkındaki güncel bilgi ve tedavi rehberleri.

  • American Psychological Association (APA). Travma, psikolojik dayanıklılık ve travma sonrası büyüme hakkındaki kaynaklar.


Not: Kintsugi’nin tarihsel ve kültürel bağlamı ile travma sonrası büyümenin HIV ile yaşayan kişilerdeki deneyimlenme biçimleri ayrı araştırma alanlarıdır. Bu #hivbilgisi yazısı, Kintsugi ile HIV arasında tarihsel veya klinik bir özdeşlik iddiasında bulunmaz; iki alan arasında felsefik bir ilişki kurar. Buna ilave olarak; Travma sonrası büyüme, HIV ile yaşayan herkesin deneyimlediği, beklenmesi gereken veya tedavi başarısıyla ilişkilendirilebilecek bir sonuç katiyen değildir.


Ulusal HIV AIDS Kongresi 2022
HIV hakkında her şey I www.kirmizikurdele.org

bottom of page